
Albert Einstein, bir kişiye aşkımızı kimyasal bir şekilde açıklamanın bütün büyüyü yok edeceğini söylemiş. Ancak aşkın; nörokimyanın önemli olduğu bir çekim veya takıntılı tutku süreci olduğu bir gerçek. Bu oldukça karışık bir alanın sınırlarını çiziyor.
Aşktan söz etmişken genlerimizden bahsetmeden geçemem.. Genlerimiz kişiler arasında bir çekime yol açan başkalarının duyamayacağı bir koku yaratır. Fakat genler dışında bize özel bir koku veren başka bir etken de var.. Bu da bağışıklık sistemi, daha özele inersek MHC proteinleri. Bu proteinlerin vücutta özel bir rolü var: savunmacı reaksiyonlarımızı tetikliyor. Örneğin erkeğinkinden farklı bağışıklık sistemi olan bir kadının o erkeği daha çekici bulduğunu biliyoruz. Bu evrede yön verici olan kokudur. Kişi kendi genetik profilinden farklı birini tercih ediyorsa bunun bir nedeni var. Bu çiftin çocukları olursa daha da karmaşık bir genetik yapıya sahip olacaktır.
Çok değerli sinir bilim hocamız Serkan Karaismailoğlu bize sinir bilim, kadın beyni- erkek beyni gibi konularda pek çok şey öğretmiştir. Onun anlatımlarına her zama hayran kalmışımdır ve sinir bilime olan ilgim ve arsştırmalarıma ışık olmuştur. Onun anlattığı bir araştırmadan bahsetmek istiyorum.
Yapılan çalışmada bir odadaki erkeklere birer tişört vererek yarım saat bu tişörtleri giymeleri istenmiş. Daha sonrasında bu tişörtler başka bir odada bulunan kadınlara verilerek bunları koklayarak en çok kokusunu beğendikleri tişörtleri seçmeleri istenmiş. Kadınlar başta tişörtlerin hiç birinin birşey kokmadığını söylemişler. Ancak yine de seçmeleri istendiğinde sonuçlar ilginçmiş. Seçtikleri tişörtü giyen kişi, bu tişörtü seçen kadınla genetik olarak en farklı olan kişilermiş. Yani bizler hiç fark etmeden insanları kokularıyla seçiyoruz ve buda bizi gelecek nesile en gelişmiş şekilde taşıyacak genetik yapıya sahip kişileri seçerek oluyor.
Duygularımızdan sorumlu olan beyin bölgesi Limbik sistemdir. Adından da anlaşılacağı gibi bir sistemdir, yani birçok bölgeyi içerisinde barındırmaktadır. Dışarıdan alınan uyarı limbik sisteme ulaştığında, sistemde ilişkili olan kısma iletilir ve ulaştığı bölgeyi anlık olarak aktive eder. Bu aktivite sonucunda hormon salınımı tetiklenir ve vücudumuz salınan hormona göre fizyolojik tepkiler vermeye başlar.
C.G. jung “İki insanın bir araya gelmesi iki kimyasal maddenin birleşmesi gibidir; eğer bir reaksiyon olursa ikisi de değişir.” demiş.
Bu doğrultuda aşk, limbik sistemdeki Singulat girus’un uyarılması ile oksitosin ve vasopressin hormonlarının salgılanması sonucu oluşan bir duygu durumudur. Aşık olan kişinin beynindeki değişimler, hormonal bir değişimin sonucudur ve başrolde de dopamin hormonu rol almaktadır. Dopamin kişiye coşku ve sevinç veren bir hormondur.
“Dopamin, norepinefrin, serotonin… aşık olduğumuzda doğal bir ilaç fabrikasına dönüşürüz.” Helen Fisher
Temel olarak aşk biyolojik açıdan 3 faza ayırılmıştır.
1. Evre: Büyülenme Evresi / Amfetamin Fazı
Bu evrede vücutta amfetamin kimyasalının etkileri görülüyor. Bu da feniletilamin, norapinefrin ve dopamin hormonlarının artışıyla gerçekleşir. Bu üç hormon, aşık olunca kendimizi duygusal ve fiziksel olarak çok farklı, normalin dışında hissedişimizin nedenlerini açıklar. Feniletilamin, beyinde hipotalamusta salgılanan bir endojendir ve bunun ilk görüşte aşktan sorumlu hormon olduğu söylenir. Bu hormon gözbebeklerinin büyümesine, karında kan çekilmesine bağlı olarak gerçekleşen kramp tarzı hisse, kanın dudaklara ve cinsel organlara hücum etmesi gibi etkilere neden olur. Bu hormon, bulutlar üzerinde yürüyor gibi hissetmemizin, dalıp dalıp gitmemizin ya da sürekli gülümsememizin nedenidir. Her şeyin iyi olduğu duygusunu verir ve anı yaşamanızı sağlar. ‘’Tehlike anlarında kaç ya da savaş!’’ sinyalini veren norapinefrin adlı hormonun salgılanmasına bağlı olarak da aşık olduğunuzda kalp atış hızınız artar, heyecanınızı kontrol etmekte zorlanırsınız. Zaman zaman panik hissine ve nedensiz korkuya da kapılabilirsiniz. Helen Fisher’ın da söylediği gibi dopamin’in etkisiyle çevredekilere karşı dikkatsizken aşık olduğunuz kişiye dikkat kesilir, onun ilgisini sürekli üstünüzde ister, hatta kıskançlıklar yaşarsınız. Hiperaktivite, kısa süreli hafıza, uykusuzluk, iştahsızlık gibi belirtiler dopaminin etkilerine bağlanıyor. Ayrıca dopaminin beyinde bolca salgılanması, kişiyi konuşkan, coşkulu ve sekse karşı daha istekli yaptığı söyleniyor.
Burada vucudunuz sanki uyuşturucu kullanmış gibi etkiler gösterir. İlişkinin ikinci aşamasına 6 ay ile 2 yıl arasında geçilir. Şayet 6 ay – 1 yıl arasında ikinci aşamaya geçilmediyse aşk kaybolur.
2. Evre – Duygusal Bağ Kurma Evresi / Endorfin Fazı
Birinci evre genellikle birkaç ay içinde tamamlanır. İkinci evre ise ilişki devam ederse sevginin ve bağlılığın oluştuğu, ilişkinin yön bulduğu bir dönemdir. İlk evredeki hormonların yerini endorfin hormonu alır. Endorfin hormonu, aslında bağışıklık sisteminde ağrı kesici görevi görür. Fakat endorfin, aşk söz konusu olunca da bolca salgılanır. Aşktaki görevi ise, insanın kendini iyi hissetmesini, dertlerini hafife almasını sağlamasıdır. Helen Fisher, aşkta bağlanmamızın sebeplerinden birinin vücudumuzdaki endorfin hormonu olduğunu, çünkü vücutta endorfin artışının, kişiye huzur, içtenlik, sıcaklık, şefkat ve güven duygusu verdiğini söylüyor.
Bu evrede insanlar ya kaçar, ya da savaşır. Burada kişisel bir seçim söz konusudur. Yaşadığımız tüm zorlu durumlardan bir şeyler öğrenerek beraber mi geçeceğiz yoksa yollarımıxı ayıracak mıyız ? Sorusunun cevabı verilir.
Şayet iki tarafında bilinç ve farkındalık düzeyi yüksek –beraberce bir yola çıkıp, ne kadar acı / zorlu olursa olsun beraberce büyüyüp gelişmeye taahhüt etmişlerse– ilişkileri de onlarla beraber büyüyüp, gelişecek, yükselecektir. Böylelikle ilişki 1. Faz (Amfetamin) aşk, tutku ile 2. Faz (Endorfin) sevgi, bağlılık arasında inanç ve güven bazlı bir dansa başlayacaktır.
Aşk kelimesi Arapça ‘Aşaka’ kelimesinden türemiştir. Aşaka sarmaşık demektir. Çoğu zaman ilişkilerde ‘ben’ yok olup ‘biz’ olma yoluna girilir. Bu gerçek sevgi değil, ihtiyaçtan doğan bir sevgi türüdür. Gerçek aşk ise ‘ben’leri koruyarak ‘biz’, hatta ‘bir’ olabilmektir.
3. Evre – Aşkta Güven, Bütünleşme ve Bağlanma Evresi
Uzmanlara göre çoğu aşk bu evreye gelmeden biter. Oksitosin hormonu el ele tutuşurken, sarılırken, öpüşürken, cinsel ilişki ve özellikle orgazm sırasında bolca salgılanır ve kendimizi adeta dünyadan kopmuşçasına özgür ve mutlu hissetmenizi sağlar. Bu hormon, çiftlerin gerçek huzuru yakalamasına da neden olur. Diğer evreleri geçen aşık çiftler bu evreye geçtiklerinde ruhsal, duygusal ve fiziksel doyumu yakalarlar.
Oksitosin hormonu ayrıca doğum sırasında da salgılanarak, anne ve çocuk arasında çok özel bir bağın kurulmasına neden olur. Emzirme sırasında salgılanan oksitosin hormonuyla sevgi, güven ve şefkat duygularının anne ve çocuk arasında ömür boyu paylaşımının temeli atılmış olur.
Aşktan sorumlu diğer hormonlar arasında ise tabii ki östrojen, testosteron ve vasopressin gelir.
Vazopressin, erkekte bağlılığı arttıran, onu uzun ilişkiye hazırlayan, koruma, kollama ve sahip çıkma duygusu veren hormondur. B
Kadınlarda ise monogami, yani tek eşlilik isteğini oluşturan hormon oksitosindir. Östrojen, kadının cinsel karakterini oluşturur, cinsel isteğini arttırır ve oksitosin düzeyini yükseltir.
Testosteron ise hem kadın hem de erkek için gerçek bir afrodizyaktır.
Her duygu belli bir nörotransmitter tarafından tetiklenir. Beynin doğru şekilde uyaranlar ve daha az veya daha fazla bilinçli etkenler ortaya çıkarmasını sağlayan kimyasal bir bileşen vardır.
Örneğin dopamin, “parlamamızı” sağlayan biyolojik bir bileşendir. Zevk ve neşeyle doğrudan ilişkili bir kimyasal maddedir. Bu nedenle bazı insanlar içgüdüsel olarak doğrudan ve çabucak ilgimizi çeker. Bu insanlarla birlikte olmak bize büyük bir keyif, mükemmel bir his verir.
Dopaminin iki görevi vardır: ilki hormon görevi ikincisi ise çok güçlü bir ödül sisteminde rol alması. Bu o kadar güçlüdür ki beynimizde bunun için 5 farklı reseptör vardır. Aşık olmak bizi seçici yapar. Dopamin, bizim dünyayı o özel kişiden ibaret görmeye odaklanmamıza neden olur. Bu takıntılı bir hal bile alabilir.
Norepinefrin: kalbimizin daha hızlı atmasına, noradrenerjik nöronların harekete geçmesine yol açar. Noradrenalin sistemi beynin iki lobundaki ortalama 1500 nöronla çalışır. İnanılmaz bir keyif, neşe, yaşam enerjisi ve heyecana neden olur. Dahası iştahı keser uykusuzluğa neden olur.
Aşık olduğumuzda feniletilamin adı verilen bir organik bileşen oluşur. Kelime benzerliğinden de anlaşılacağı üzere burada amfetaminlere büyük benzerlik gösteren bir elementten söz ediyoruz. Bu da dopamin ve serotoninle birleştiği zaman filmlerdeki gibi bir aşk yaşatır. Çikolatada feniletikaminden bileşiğinden çokça vardır. Ancak peynirdeki kadar çok miktarda değildir. Günlük tükettiğimiz diğer ürünlerle kıyaslandığında çikolatadaki feniletilamin çok daha hızlı metabolize edilir. Bu tıpkı tüm duygularınızı yoğunlaştırmaya çalışan bir çeşit biyolojik araçtır. Her şeyi daha da belirginleştirir. Dopamin ve serotoninin etkisini yoğunlaştıran şey de budur..
Serotonin ve oksitosin: Aşkımızı güçlendirir
Oksitosin bize o büyük aşkı yaşatacak hormondur. Sadece aşık olmaktan ya da çekimi de değil, sevdiğimiz kişinin ilgisine ihtiyaç duymak. O kişinin bir parçası olmak ve karşılıklı adanmışlık.Serotonin tek bir kelimeyle özetlenebilir: mutluluk. Sadece aşık olma evresinde etki sahibi değildir. O kişiyle birlikte olmanın bizi mutlu ettiğini fark ettiğimizde de serotonin oradadır. Bu nedenle mutlu ruh halimizi korumak için daha fazla çaba ve kararlılık göstermeliyiz.
Serotonin iyimser bir bakış açısı ve memnuniyet hissi verir. Serotonin aslında mutluluktur. Sadece aşık olma evresinde etki sahibi değildir. O kişiyle birlikte olmanın bizi mutlu ettiğini fark ettiğimizde de serotonin oradadır.
Doktor Helen Fisher aynı zamanda aşık olan tek canlının insan olmadığını öne sürüyor. Darwin’in de dediği gibi filler, kuşlar ve kemirgenler de dahil olmak üzere ömür boyu birlikte yaşamak için eş arayan yüzden fazla tür bulunuyor.
Evet işte böyle bir çılgınlık hali oluyor aşk. Böylece aşık olunca hem çok mutlu, hem de çok mutsuz olabiliyoruz. Aslında tıpkı bir “roller-coaster”daymışız gibi duygusal anlamda hızlı ve ani iniş çıkışları önlenemez bir şekilde yaşıyoruz. Her aşk eninde sonunda zaman aşımına uğruyor! Ve az da olsa, çok da olsa, acı verebiliyor. Bazen de sevgi, saygı, hayranlık ve güvenle sağlamlaşarak ömür boyu devam ediyor.
Tüm bunların ışığında aslında aklıma gelen bir soru var. Eğer biriyle tanıştığımızda bize oksitosin, nörepinefrin, adrenalin vazopressin ve seratonin hormonları enjekte edilse kendimizi aşık sanar mıyız ? Aslında bu mümkün görünüyor ancak yeterince araştırmadan böyle birşey söylemek çok doğru değil. Bu konuda ki araştırmalarım devam ediyor.